Bizim imza yetkisini savunuyor olmamızın en önemli gerekçesini vurgulamak gereği duymaktayım:
SO-RUM-LU-LUK!
İmza demek, sorumluluk demektir.
Ve bizim yaptığımız iş, tabiatı gereği yüksek sorumluluğu olan, olması gereken bir iştir.
Ancak burada önemli bir nokta var.
İşverene karşı olan sorumluluğu kastetmiyorum.
Kamuya karşı olan sorumluluğu kastediyorum.
Esasen, her mesleğin eskiden olduğu gibi bir lonca sisteminin olması, kamu yararı adına daha doğru olurdu diye düşünüyorum.
Çünkü ne olursa olsun her meslek kamuya karşı az veya çok sorumluluk taşır.
Eskiden hiç bir meslek erbabı, loncasından izin almaksızın kafasına göre dükkân açamaz, yetki belgesi almadan mesleğini icra edemezmiş.
Sadece büyük şehirlerde değil, küçük yerlerde de bu böyleymiş.
Öyle bir düzen, elbette ki sırf loncaları itibarlı kılıp yaşatmak adına kurulmuş olamaz; esasen kamunun yararı adına gerekli olduğu için kurulmuş olmalıdır.
Bu güne gelinecek olursa, görüyoruz ki, en hayatî meslekler haricinde diğerleri SÇMK (saldım çayıra mevlam kayıra) yöntemiyle işlerini yürütüyor.
Böyle olduğu içindir ki, biz bu gün imza yetkisi isteyince, "herşeyi düzelttik de bir bu kalmıştı!" havalarında bir vurdumduymazlık engeliyle karşılaşıyoruz.
Adeta bu başıbozukluğu kanıksamışız, hakkımız olanı lüks gibi görür olmuşuz.
Buna rağmen bu şartlar içinde bile yine de, içmimarlık mesleğinin imza yetkisini çoktan haketmiş olduğunu iddia ediyoruz ve şöyle diyoruz:
BÖYLE GİTMEZ!
Şayet içmimari işler, zarurî olmayan, keyfî, sadece sınırlı bir kesimi ilgilendiren özel işler olsaydı, kamuya karşı olan herhangi bir sorumlulukdan bahsetmemiz -içinde bulunduğumuz şartlar gereği- yersiz olabilirdi, ancak öyle değil.
İçmimarlık sadece sanat değildir, aynı zamanda teknik bir iştir.
İçmimarlık, her yapının gereği olan, mimarlığın ayrılmaz bir parçasıdır.
İnsanın olduğu her yerde zarurî olarak mekân da vardır ve mekân demek içmimaklık demektir.
İnsanın olduğu her yerde kıyafet de vardır ama moda ve tekstil tasarımcılığının sırf bu yüzden resmî anlamda kamu sorumluluğu taşıması grektiğini iddia etmek bu gün için yersiz bir tavır olurdu.
Çünkü kötü tasarlanmış bir kıyafetin bir insana verebileceği zarar kısıtlıdır.
İnsan sağlığını kötü etkileyebilen bir kumaş söz konusu olacak olursa, sağlık bakanlığı müdahale edip gerekli tedbirleri alır zaten.
Konuya böyle yaklaşmak ve moda tasarımcılığını küçümsemişim gibi yanlış anlaşılmalara meydan vermeyi istemezdim.
Çünkü her mesleğin esasen sorumluluk taşıması gerektiğini düşündüğümü daha önce belirtmiştim.
Ancak günümüz şartlarında öncelik sırası oluşturmak gerekirse, moda tasarımı tabi ki içmimarlığın yanına yaklaşamaz.
Endüstri ürünleri tasarımcılığı da hayatımızın her köşesindedir.
Ancak onun için de herhangi bir imza yetkisi düşünmek bu gün için zordur.
Çünkü zaten endüstri ürünleri bir çok açıdan denetlenmektedir.
TSE si vardır, CE si vardır, vs.
Ancak mimarlık ve içinde yaşadığımız mekânlar öyle değiller.
Üretir satışa sunarsın, alan alır gibi bir yaklaşım, mimarlığın genel işleyişinde yoktur.
Mimarlık genellikle talep ve siparişe göre işler.
Çünkü maliyeti çok yüksek bir iştir, yapı yapmak.
Proje - onay - uygulama - denetleme süreci, hem bir çok açıdan 'yetkili sorumlu'ları gerektirir, hem de başından itibaren resmî olarak takip ve denetime uygundur.
Yani içmimarî, -tıpkı mimarlık gibi- daha kağıt üzerindeyken takibe alınır, onaylanırsa uygulanır.
Yoksa, uygulandıktan sonra sil baştan demek çok zordur.
Oysa meselâ bir endüstri ürünü tasarımı çok farklıdır.
Orada ki işleyişte de sipariş nadirdir.
Zaten mimarlık halen ciddî bir takip ve sorumlulukla icra edilmektedir.
O halde içmimarlığı bu hakdan mahrum bırakmak neden?
Aslında sebebini hepimiz zaten biliyoruz:
Mimarların, içmimarları pastaya ortak etmek istememeleri.
Ve bu gayr-ı ahlâki tavırlarıyla uzun bir süre daha bu işi götüremeyeceklerini de biliyoruz.
Eninde sonunda içmimarlık gerçeğini kabul etmek zorunda kalacaklar.
Bakalım o günden sonra geride bırakmış olacakları bu çıkarcı tavırlarını gelecek nesillere nasıl izah edecekler?



65Beğeni
Alıntı ile Cevapla

